Sessizlik… Çoğu zaman kelimelerin anlatamadığı, seslerin ulaşamadığı derinliklere götürür insanı. Bu sessizlik öylesine derindir ki, içinde sakladığı duygular, düşünceler ve vukuf adeta bir okyanusun dibinde saklı kalmış hazineler gibidir.
İnsan bazen her şeyi bilir, anlar ama yine de susar. Suskunluğun içinde bir isyan vardır belki, belki de bir kabullenmişlik. Bir sırrı taşımak gibi, bir yükün ağırlığını hissetmek gibi. Bazen bildiklerini söylemek istemezsin çünkü sözcükler yeterli gelmez. Anlatmaya çalışsan yanlış anlaşılmaktan korkarsın, ya da kimsenin gerçekten anlamayacağını düşünürsün. Bu yüzden susarsın. İçinde fırtınalar koparken, dışarıdan bakıldığında sakin bir deniz gibi görünürsün.
Derin bir sessizlik içinde bilmek… Birçok insanın peşinden koştuğu bilgi, bazen bir lanet gibi gelir. Bilmek, farkında olmak, gördüğün ve anladığın şeylerin ağırlığı altında ezilmek. Bu bilgiyle ne yapacağını bilmemek ya da bildiklerinin dünyayı değiştirmeye yetmeyeceğini düşünmek.
Bu tür bir sessizlik, sıradan bir suskunluktan öte bir anlam taşır. İçinde bir tür olgunluk ve aynı zamanda bir yalnızlık barındırır. Bilgiyi paylaşamamak, içindekileri dile getirememek, anlaşılmamak… Bunlar insanı derin bir sessizliğe iter. Bu sessizlikte bir başına kalmak, maneviyatına hükmetmek demektir. Kendi iç sesinle, düşüncelerinle ve duygularınla yüzleşmek…
Böylesi bir sessizlik içinde zaman farklı akar. Her anın derinliğini, her düşüncenin ağırlığını hissedersin. Bu sessizlik, bazen bir dost gibi gelir, bazen de bir düşman. Ama ne olursa olsun, bu sessizlik seni sen yapar. Bilmenin ve susmanın getirdiği bu derinlik, seni olgunlaştırır, ruhsal bir huzur kazandırır.
Sonuçta bilip de susmak, bazen en güçlü çığlıktır. Sessizlik, bazen en derin anlatımdır; ve bu derin sessizlik içinde kendini bulur, kendini tanır ve kendi gerçeğine ulaşır insan. Bu, bir yandan huzur verici bir kabul, bir yandan da değişimi ve dönüşümü getiren bir süreçtir.


Yorum bırakın