Etrafınıza baktığınızda özellikle sosyal medya dünyasında bir şey hemen gözünüze çarpar. İnsanların oldukları kişiden çok, olmayı arzu ettikleri ya da göstermek istedikleri kişiye dönüstüklerini görürsünüz. Bu platformlarda en çok dikkat çekenlerden biri, aslında zengin olanların fakir edebiyatı yapması ve inançla hiçbir ilgisi olmayanların din üzerine söylev vermesi. Bu durum, sadece komik değil, aynı zamanda sinir bozucu bir ironiye dönüşüyor.
Şu örneğe bir bakın: Lüks bir aracın direksiyonunda olan bir patron, fotoğraf çekerken sürekli aracının amblemini göze sokuyor, bir yandan da sosyal adalet ve işçi hakları hakkında nutuklar atıyor. Sosyalizm, dayanışma, emek söylemleri havada uçuşurken aynı kişi, altındaki arabaya binlerce insanın yıllarca çalışarak belki de ulaşamayacağı bir sermaye yatırmış. Kendini “emekten yana” gösteren bir kişinin lüks göstergelerinin arkasına saklanması, bu söylemlerin altını boşaltmıyor mu?
Başka bir örnek daha: Din üzerine ahkâm kesen bir profil, cuma mesajlarıyla, hac fotoğraflarıyla dolup taşarken aynı insanın gündelik yaşamında dini değerlere ne kadar bağlı olduğuna dair hiçbir iz bulamazsınız. Sadece göstermek için yaşanan, içselleştirilmeyen, yalnızca bir vitrin süsü olarak kullanılan bu tutumlar, gerçek inançlı insanları da töhmet altında bırakıyor. Yani, insanlara nasıl daha dindar görünürüm diye değil, gerçekten nasıl inançlı olurum diye düşünmek daha önemli değil midir?
Bu sahte vitrin, sadece bireylerin değil, aslında toplumun genel yüzeyselliğini de gözler önüne seriyor. Sosyal medya, insanların hayatlarını olduğundan daha “görkemli” ya da daha “anlamlı” gösterme sahnesine dönüştü. Ancak bu vitrinlerdeki parlaklık, içten gelen bir ışık değil; aksine, geçici ve sahte bir parlaklık. Tıpkı sahte altın gibi, en küçük sorgulamada gerçek yüzünü ortaya çıkarıyor.
Bu çelişkili durumların komik tarafı, insanların bunları sergilerken kendilerini ne kadar da gerçekçi hissettiklerini düşünmeleri. Oysa aslında trajikomik bir yanı var. Çünkü gerçeklik, gösterdikleriyle değil, sakladıklarıyla var olur. Bir insan neyi saklıyorsa, aslında gerçekte odur.
Sonuç olarak, sosyal medyada gördüğümüz bu çelişkiler ve yozluklar aslında sadece bireysel değil, toplumsal bir yansıma. Belki de hepimiz bir noktada, kim olduğumuzla kim görünmek istediğimiz arasındaki farkı sorgulamalıyız. Çünkü gerçek değer, lüks bir arabanın direksiyonunda değil, o arabayı kullanırken hissettiğiniz maneviyattadır ve gerçek inanç, sosyal medyadaki fotoğraflarda değil, sessiz ve derinden yaşanan bir bağlılıkta yatar.


Yorum bırakın