İnsanın en ağır yükü çoğu zaman dışarıdan taşıdığından çok içinde biriktirdiğidir. Kalbin hazır olduğu, fakat şartların henüz el vermediği o anlar vardır ya hani… İşte o anlarda insan, içine çöken görünmez bir ağırlığın altında kalır.
Hayatın en keskin paradoksu da burada gizlidir aslında.. Öyle birşey ki, kalp ileriye yürümek ister, akıl “şimdi değil” diye direnir. Bu zıtlaşma yalnızca bireysel bir deneyim değildir. Şöyle ki, toplumların, kurumların ve hatta tarihin akışında da kendini göstermiştir ve gösterecektirde. Biraz düşünsenize, hazırlık ile imkan arasındaki mesafe büyüdüğünde, umut ile gerçeklik arasındaki uçurum da derinleşiyor.
Panteizm meraklısı Spinoza bile bu noktada insanı özgür irade ile zorunluluk arasına sıkışmış bir varlık olarak tarif eder. Psikoloji ise buna muhtemelen ertelenmiş ihtiyaç der. Ama adını ne koyarsak koyalım, o yük herkesin omuzlarına farklı biçimlerde çöker. Belki de beyninin ortasına bağdaş kurup oturur. Kimi suskunluğa sığınır, kimi öfkeye, kimi de kabullenişe.
Rahmetli Ramiz dayı gibi söylemek gerekirse; mesele hazır olmak değil yeğeen, mesele hazır kalabilmektir. 🥸 Çünkü zaman, her şeyi tüketir. Eğer kalp sabırla kendini diri tutabilirse, doğru an geldiğinde ağırlık bir anda hafifler. Ama aceleyle atılan adımlar çoğu kez yeni yükler doğurur. Ve kendi yükünle beraber omzunu çökertir.
Belki de bu yüzden en olgun ve doğru tutum, yüke karşı direnç göstermeden onu anlamaya çalışmaktır. Neden mi??…. Çünkü insan anladığı yükü taşır ve taşırken de olgunlaşır. Sonra gün gelir kalbin hazır olduğu gerçeklik ile şartların sunduğu imkan aynı noktada buluşur. Allahım bu ne güzel bir buluşma… İşte o an; insan için yalnızca yeni bir başlangıçtan çok gecikmiş ama yinede seni bulan bir özgürlüktür bu…


Yorum bırakın