Mevlâna, Mesnevi’sinde der ki:
“Ses diliyle değil, hal diliyle konuş; çünkü hal, sesin anlattığından daha gürdür.”
Halimiz kalbimizin dili belki de… Bir şey söylemeden anlaşılmak, dokunmadan hissedilmek, gözlerin içinden geçen bir anlamla bütün bir hikâyeyi aktarabilmek… İnsanın içinde sakladığı karmaşayı özgür bırakmak, zihni hesaplaşmaya zorlamak, sessizliğin içinde bile duyulabilmek.
Aslında insanın en ağır savaşı dışarıyla değil, kendi içinde verdiği savaştır. Dışarıdan duyulan gürültüler çoğu zaman içimizdeki sessiz çığlığın dışa vurumudur. Kalp ister, umut eder, fakat akıl kısık sesle der ki; hayır şimdi değil. Ve bu ses nice hayalin önünde görünmez bir duvar gibi yükselir.
Sevmiş ama söyleyememiş, hoşlanmış ama cesaret edememiş bir kalbin yükü; dışarıdan hiçbir gözün göremeyeceği kadar ağırdır. Çünkü insan en çok da içinde biriktirdiğiyle yorulur. Ve işte bu yüzden belki de en büyük özgürlük; büyük cesaret gösterilerinden çok kalbin sesini duyabilmek ve onu kabullenebilmektir.
Kalbin dili susmaz, bir şeyler fısıldar sana. Bazen zahiri, bazen serabı, bazen de hakikatin ta kendisini… Ama biz çoğu zaman bu sesin üstünü örteriz. Ya korkudan ya yanlış yapma kaygısından ya da şartların uygun olmadığına inandığımızdan. Oysa ki kalp beklemeyi bilir; zamanın gelmediği anlarda bile sesini kısmaz, sadece daha derinden konuşur.
Ve ben şimdi soruyorum:
Zahir mi bu, serap mı, yoksa hakikatin kendisi mi?
Belki de cevap bende değil, sende değil…
Belki de cevap, hal dilinde saklıdır.


Yorum bırakın