Ya gerçek olmayan bir şeye inandıysam!
Ya gerçeği reddedip içime en çok huzur veren yalanı sahiplenmişsem.
Şöyle bir durup düşününüyorum kendimce, sonra diyorum ki insan, evet insan diyorum bazen gerçeği kaldıracak gücü bulamaz kendinde. İşte o zaman hayatın acımasız yüzü karşısında gerçek yerine umutla örülmüş bir hayali tercih eder. Çünkü bu daha kolay gelir.
Oysa gerçek böyle mi?
Gerçeği ister kabul et ister reddet, bir gün mutlaka kapını çalar. Üstelik öyle nazikçe falan da değil; öyle bir çalar ki, tüm dengelerini bozan bir fırtına gibi eser gürler. İşte tam da o an anlarsın yıllarca sırtını yasladığın şeyin bir kuruntudan ibaret olduğunu.
Belki de bu yüzden insanın en zor sınavı gerçekle yüzleşmesidir. Çünkü hakikat ne kadar kaçarsan kaç eninde sonunda karşına dikilir. Ya sen onu kabul edersin ya da kendi kurduğun hayallerin içinde boğulursun.
Pekiii, gerçeği reddetmek mi daha acı vericidir yoksa onu kabullenmek mi?
Bazen sahte bir teselli, geçici bir mutluluk sunar; ama gerçek, kalıcı bir özgürlük verir. İkisi arasında gidip gelmek ise insan ruhunun en bitmeyen savaşlarından biridir.
Günün sonunda da şunu fark edersin.
İnsanın gerçekliği reddetmesi, hayatın akışını değiştirmez; sadece kendi gözlerini kapatır. Gözlerini kapatan ise gerçekliği yok etmez, yalnızca kendi yolunu karartır. O yüzden insanın en büyük cesareti, gözlerini açıp gerçeğin parlak ışığına bakabilmesidir. Çünkü gerçekler önce acıtır, sonra iyileştirir.


Yorum bırakın