Sessiz Taşınan Yaralar

İnsan saramadığı yarayı saklar; bazen bir gülüşün içine, bazen derin bir sessizliğe.
Bu saklayış çoğu zaman öyle güçten falan değil, etrafına uyum sağlama çabasından doğar.


Hayat dediğin bu sonu belli olmayan maratonun özellikle yetişkinlik denilen illet dönemi; duygularından çok senin koşuya devam edebilmeni ödüllendirir. Yani sosyal ortamlarda senin duygularının hiç mi hiç bir önemi yok aslında. Bu yüzdendir ki insan dediğimiz ölümlü, acılarını göstermek yerine bunu yönetmeyi öğrenir. Buna ister maske de ister makyaj. Doğal olarak gülümseme dediğin o masum duygu da; mutlu olmaktan çok ayakta kalmanın, ayaktayım diyebilmenin yani direniyorumun bir hal tarzına dönüşür.


Peki sessizlik? Sessizlik bana göre en kutsal ve kıymetli olan kaliteli bir erdemdir. Sessizlik asla pasiflik değildir. Aksine, ölçülmüş bir tutumdur. Hukukta da böyle değil midir? Her doğru, her yerde ve her zaman söylenmez. Zamanlama, bağlam ve sonuç bazen gerçeğin kendisi kadar belirleyicidir.


Bizler de İnsanız nihayetinde ve hayat karşısında illaki benzer bir muhakememiz olacaktır elbet. Ancak her üstünü örttüğün yara, zamanla davranışlarına sızar. Bazen farkında bile olmazsın bu sirayetin. Daha temkinli olursun, daha az açılırsın, daha mesafeli bağlar kurarsın belki de. Dışarıdan bakıldığında olgunluk gibi görünen bu hal tarzın, içeride yorgun bir zihnin ürünüdür halbuki.


Asıl mesele yarayı saklamak mıdır? Yoksa onu nereye kadar taşıyabileceğini bilmek mi? Ben ikincisini tercih ediyorum. Çünkü insanın kapasitesi sınırsız değildir son tahlilde. Sadece erteleyebilirsin. Sonra o ertelediğin şeyler de bir gün karşına farklı şekilde geri döner. Bu şekilde kendini korumuş olmazsın, sadece duygusal yıpranmanı normalize edersin.


Bazen iyileşme denilen o şifalanma, yaranın kapanmasından ziyade artık onu gizlemek zorunda hissetmediğin bir noktaya gelmekle başlar. Bu da insanın kendine karşı daha dürüst olmayı öğrenmesiyle mümkündür. Hani şu insanın kendiyle barışık olma durumu ya da egosuzluk tercihi. Ya da bir halt olmadığının farkına varma. Ya da ne biliyim ölümlü olduğunu aklından çıkarmayıp önce Yaradanı sonra insanları, hayvanları doğayı daha çok sevmesi eğilimi.


Yani özetle, her acıyı açıklamak zorunda olmadığını, ama hiçbir acıyı da inkâr ederek iyileşemeyeceğini fark ettiği anda başlar bu süreç. (Unutmadan bir de kendini çok severek.😊)

İnsanın görünmeyen yaraları, sessizlik ve içsel iyileşme üzerine bir deneme.

İnsan, yükünü herkese anlatmayı bırakıp, kendine taşımayı da ağır bulduğu yerde bırakırsa; İşte tam o eşikte suskunluk savunma olmaktan çıkar, bilinçli bir tercihe dönüşür.

Yorum bırakın

Ben İsmail..

Koşarken Düştüğüm Yerlere hoş geldiniz.

Hukuk ve İnsan Kaynakları Yönetimi benim uzmanlık alanım. Akademik çalışmalarımda genelde işletme ve örgütsel davranış konularına odaklanıyorum. Bu köşe ise; hem iş yaşamında hem de hayatın akışında edindiğim deneyimleri, gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaştığım özel bir alan. Yazılarımda; yolculuklardan, insan hikâyelerinden ve değişen hayata dair izler bulacaksınız.

Gelip bu yolculuğa ortak olmanız dileğiyle…

Let’s connect