Bazı şeyler zorlar insanı.
İçindeki sesi susturmaya çalışmak mesela…
Kalbinin refleksini inkâra zorlamak mesela…
Sarılmanın yerini mesafeye, dokunmanın yerini bakışlara bırakmak. Mış gibi yaşayıp kendini yalanlarla avutmak. Bazen öyle anlar yaşar ki insan, bedeni gitmek isterken ruhu kalır. Kollar alışkanlıkla açılmak ister ama akıl onları yarı yolda kapatır. Sarılmak dediğin şey bazen bir sınır, bazen de suskun bir sadakat olur.
Dünya akar, insanlar yetişir, kaçırır, tüketir hatta konuşur ve susar. Ben o akışın tam ortasında, kimsenin fark etmediği bir yerde durdum. Ne bir isyan vardı içimde ne de bir vazgeçiş. Sadece yorgun bir fark ediş…
Kendim için durdum.
İçimde kalanı kaybetmemek için.
Ne olanı görmezden geldim ne de olmayanı oldurmaya çalıştım. Rüzgârı arkama alıp sürüklenmek de istemedim. Dururken kendimle konuştum. Yüksek sesle değil; içimden. Evet sessizdim ama kafamda çığlıklar da vardı. Biri başka şey diyordu, diğeri başka şey. Bir ses alışkanlıktan konuşuyordu, diğeri içten. Ağzımdan çıkan kelimeler ise, tedirgin bir sır gibi dudağımda eriyordu. Söylesem eksilecekti, saklasam ağırlaşacaktı. Cümlelerimi içimde bıraktım.
İnkâr etmedim.
Sadece kabul ettim.



Yorum bırakın