“Gerçek Yüz” Yanılgısı

Geçenlerde bir arkadaşım uzun bir sohbetin ortasında önce hastalığından söz etti. Ardından, son zamanlarda eşinin kendisine ne kadar iyi davrandığını anlatmaya başladı. Sesinde hem şaşkınlık hem de minnet vardı. Bir yerde durdu ve şöyle dedi:

“Meğer ben onu hiç tanımamışım… Ne güzel kalbi varmış.”

Bu cümleyi duyunca aklıma birkaç ay önce yaptığımız başka bir konuşması geldi. O gün de aynı insandan bahsediyordu. Ama o konuşmada cümleleri çok daha farklıydı:

“Gerçek yüzünü gördüm işte.”

Aynı insan, iki farklı zaman, iki farklı hüküm.

O an fark ettim ki, çoğu zaman “gerçek yüz” dediğimiz şey aslında bir insanın gerçekliği değil; bizim o anki duygumuzun verdiği son karardır. Bir kırgınlık anında çizilmiş sert bir portre ya da bir şefkat anında yumuşamış bir fotoğraf.

Bugün “ne iyi insansın” dediğimize yarın “sana güvenmek hataydı” diyebiliyoruz.
“Sayende ayakta kaldım” diye başlayan bir cümle, bazen “senin yüzünden oldu” diye bitiyor.

Aslına bakarsanız bu durum insanların yüzü değiştiği için falan değil; bizim onları anlamlandırma biçimimiz değiştiği için.

Belki de bu yüzden insanları tek bir fotoğrafa sığdırmaya çalışmak büyük bir haksızlık diye düşünüyorum. Çünkü insan dediğimiz varlık sabit, durağan bir karakter değil ki; zamanın içinde şekillenen bir maraton.

Bir gün güçlüdür. Bir gün kırılgan.

Bir gün sabırlıdır. Bir gün yorgun.

Bir gün affedebilir. Bir gün içindeki kırgınlığı taşıyamaz.

Biz ise çoğu zaman insanları sadece bir bütün olarak görmeyi bir kenara bırakıp, kusursuz olmalarını bekliyoruz. Onları tek düze davranışa indiriyor, o davranışı da “gerçek yüz” diye damgalıyoruz.

Oysa kusursuzluk insan için taşınamayacak kadar ağır bir yük olduğu gibi mümkün olan bir şey de değil.

Birini sürekli iyi olmaya, hep güçlü kalmaya zorlamak; onun insan tarafını inkâr etmek gibi haksızca bir eylem olur.

Çünkü insan dediğimiz varlık bazen yanılır. Bazen sabrı tükenir. Bazen kendi içindeki karanlıkla bile baş edemez.

Bazen dünyayı değiştirecek kadar güçlü hisseder kendini. Bazen küçük bir söz bütün cesaretini dağıtır.

Bazen birine “sen benim vazgeçilmezimsin” der. Bazen aynı insana “artık gücüm kalmadı” diye kapıyı gösterir.

İnsan bir peygamber değildir nihayetine, sadece sınavda olan ve sınanan aciz bir varlıktır.

Hayatın içinden geçerken yorulan, kırılan, koşarken düşüp yeniden ayağa kalkmaya çalışan bir varlık.

Ama öyle bir muazzam durum var ki; aynı insan bazen toparlanmayı da öğrenir. Yanlışlarından bir anlam çıkarır. Kendi hikâyesini yeniden yazacak cesareti bulur.

Belki bu yüzden insanların bir “gerçek yüzü” yoktur. Ama herkesin kendi yazdığı bir hikâyesi vardır.

Böyle bir durumda belki de olgunluk dediğimiz şey, insanların yüzlerini yargılamak yerine hikâyelerini anlamaya çalışabilmektir.

Çünkü insan bazen düşer. Bazen yavaşlar. Bazen nefes almak için durur.

Ama yine de her sabah yeni doğan bir güneşin kararlılığıyla kâh yürümeye kâh koşmaya devam eder. Zira hayat akmaya devam ediyor.

İsmail DEMİRALAY 07.03.2026/Ankara

Bu metin, insan ilişkilerinde sıkça kullanılan “gerçek yüz” söyleminin çoğu zaman durağan bir gerçeği değil, bireyin o anki duygusal yorumunu yansıttığını dile getirmektedir. İnsan davranışı değişken ve bağlamsal bir yapı gösterdiğinden, bireyi tek bir an üzerinden tanımlamak yerine onun zamana yayılan hikâyesini anlamaya çalışmak daha bütüncül bir yaklaşım sunar.

Yorum bırakın

Ben İsmail..

Koşarken Düştüğüm Yerlere hoş geldiniz.

Hukuk ve İnsan Kaynakları Yönetimi benim uzmanlık alanım. Akademik çalışmalarımda genelde işletme ve örgütsel davranış konularına odaklanıyorum. Bu köşe ise; hem iş yaşamında hem de hayatın akışında edindiğim deneyimleri, gözlemlerimi ve düşüncelerimi paylaştığım özel bir alan. Yazılarımda; yolculuklardan, insan hikâyelerinden ve değişen hayata dair izler bulacaksınız.

Gelip bu yolculuğa ortak olmanız dileğiyle…

Let’s connect