Ne garip bir yolculuktur insanınki; her şey ellerindeymiş gibi başlar, ama sonunda hiçbir şeyin gerçekten kontrolünde olmadığını anlar. Zaman, bir rüzgâr gibi eser, alıp götürür her şeyi. Çocukken uzun gelen günler, büyüdükçe kısalır, sonra bir de bakmışsın, aylar birer nefes, yıllar birer göz kırpması olmuş. Zamanın hızına yetişemediğini fark ettiğinde, aynada yüzündeki çizgilerle tanışırsın hemen. Her biri birer hikâye, ama hepsi senden bir şeyler götürmüş.
Ne gariptir ki, beden yaşlanır ama zihin hâlâ aynı tutkularla doludur. Gönül dediğin şeyse ne ölür ne de ölmeye gelir. Belki bir genç gibi koşamayacak dizlerin, ama ruhun hâlâ ilkbahar günleri özlemini taşır. İşte bu uyumsuzluk, insanın içine ağır bir huzursuzluk bırakır. Zamanın karşı konulmaz gücüne teslim olmak bir yenilgi değil, aksine derin bir kabulleniştir yaradanı; zaten o yüzden ilahinin kusursuzluğu özünden anlaşılır.
Zihninle bedenin arasındaki bu anlaşmazlık, seni sonsuz sorularla baş başa bırakır: “Zamanı neden tutamıyorum? Neden yaşlanıyorum? Neden her şey elimden kayıp gidiyor?” ve sonra anlarsın ki, bu soruların yanıtı, koşulsuz bir kabulde gizlidir. İnsan, evrendeki yerini ve sınırlarını anladığında özgürleşir. Yaşlılık bir son değil, tecrübenin birikimidir. Kabullenmekse bir yenilgi değil, inanca teslim olmaktır.
Zamanın hızla geçişine direnirsen yorgun düşersin, ama ona eşlik edersen her anın bir mucizeye dönüşür ve belki de en önemlisi, bu yolculukta beden eskirken ruhu genç tutabilmektir mesele. Çünkü insanı gerçekten yaşlı yapan geçen yıllar değil, inancını kaybetmesidir.
Hayat bir an, zaman bir yanılsama, insan ise ilahi bir hikâyedir. O hikâyeyi nasıl yazacağın ise sana bağlıdır.


Yorum bırakın