
Bir şey artık eskisi gibi değil.
Sokaklar aynı, okullar aynı, sınıflar aynı gibi duruyor ama çocukların iç dünyasında başka bir şey akıyor artık. Eskiden çocuk dediğimiz şey biraz daha yavaş büyürdü. Hata yapardı, utanırdı, geri çekilirdi. Şimdi ise bazı çocuklar daha çocuk olmayı bitirmeden öfke problemi ile uğraşıyor.
Bir bakıyorsun, yaşı küçük ama öfkesi büyük.
Bu öfke bir anda ortaya çıkmıyor aslında. Sessizce birikiyor. Evde duyulmayan bir cümlenin içinde, okulda fark edilmeyen bir bakışın ardında, sokakta öğrenilen bir dilin içinde çoğalıyor.
Çocuk dediğin şey, gördüğünü büyütür.
Ne görüyorsa onu taşır içinde.
Ne duyuyorsa onunla konuşur.
Ne hissediyorsa onunla şekillenir.
Bugünün çocuğu ise çoğu zaman yetişkinlerin bile taşıyamayacağı kadar sert görüntülere, sert sözlere ve sert duygulara maruz kalıyor. Ekranlar artık sadece eğlence sunmuyor; güç, hâkimiyet ve bazen de şiddeti bir dil olarak öğretiyor.
Bir süre sonra çocuk, merhameti değil tepkiyi öğreniyor.
Çünkü merhamet öyle kendiliğinden büyüyen bir duygu değil; ilgi görmeyince filiz vermiyor, beslenmeyince tutunamıyor.
Ev dediğimiz yer de eskisi gibi değil artık. Aynı çatı altında yaşayan insanlar var ama çoğu zaman aynı duygunun içinde buluşamıyorlar. Herkes kendi ekranında, kendi sessizliğinde, kendi yorgunluğunda.
Çocuk ise o boşlukta kendi yolunu bulmaya çalışıyor.
Birinin “dur” demediği yerde sınır oluşmuyor.
Birinin “yanındayım” demediği yerde güven gelişmiyor.
Birinin gerçekten dinlemediği yerde ise çocuk, sesini başka yollarla duyurmaya çalışıyor.
Bazen o yol sert bir kabuğa bürünüyor.
Bazen yanlış ama çoğu zaman o davranışın içinde;
Görülme isteği yatıyor.
Onaylanma isteği yatıyor.
Kabul görme isteği yatıyor.
İnsan anlaşılmadıkça anlatma biçimini değiştirir. Çocuk da öyle yapıyor.
Bir bakıyorsun, küçük bir bedende büyük bir kopuş var. Kendini ifade edemeyen bir çocuk, ispat etmeye çalışıyor. O ispat da, çoğu zaman yanlış bir yerden kurulduğu için sonuç da maalesef ağır oluyor.
Mesele sadece eğitim olabilir mi sadece? Tabi ki değil.
Mesele temas.
Bir çocuğun omzuna dokunan bir el, onu hayattan koparacak bir davranıştan bazen daha güçlüdür. Bir öğretmenin bir cümlesi, bir babanın bir bakışı, bir annenin bir sabrı…
Bunlar küçümsenen şeyler gibi durur ama bir çocuğun iç dünyasında büyük yer kaplar.
Evet çocuk büyür…
Bebekken tekrar ede ede, çocuk olduğunda ise biriktire biriktire büyür.
İhmali de biriktirir, ilgiyi de.
Sonra bir gün ortaya çıkar hepsi.
Biz çoğu zaman sonucu konuşuyoruz. Oysa mesele çok daha önce başlıyor.
Çocuğun ilk sustuğu yerde, ilk fark edilmediği anda, ilk yalnız kaldığı duyguda.
Belki de bu yüzden bazı çocuklar erken büyüyor; ama büyürken olgunlaşmıyor. İçinde hâlâ çocuk kalmış bir ruh, taşlaşarak ayakta kalmaya çalışıyor sadece. Biz buna bakıp “ne oldu bu çocuklara?” diyoruz.
Aslında soru biraz daha içeride.
Bu çocuklar neyi görerek büyüdü?
Neyi duyamadan büyüdü?
En çok da… kim tarafından eksik bırakıldı?
Çünkü çocuk dediğin şey kendi başına kararmaz; ışık verilmezse karanlıkta kalır. Işığı görmeyen çocuktan aydınlığı seçmesini beklemek ise zaten boş bir beklenti olur.
Belki de kafaların yorulması gereken şey, çocukların neye dönüştüğünden çok; neyle eksik bırakıldıklarıdır.
İsmail DEMİRALAY 16 Nisan 2026/Ankara

Yorum bırakın