
İnsan bir süre sonra şunu fark ediyor: Hayatın en yorucu tarafı yaşananlar değil, yaşananlara yüklediğin anlamlar. Olayların kendisi geçip gidiyor çoğu zaman. Ama insanın kafasının içinde kurduğu o ikinci hayat… işte asıl yorgunluk orada başlıyor.
Kafanın içinde görünmez bir masa var çünkü. Üzerinde yıllardır biriken dosyalar duruyor. Kimi yarım kalmış bir konuşma, kimi hiç gönderilmemiş bir mesaj, kimi de bir bakışa yüklenmiş gereğinden fazla anlam. İnsan bazen karşısındakinden ziyade, kendi zihninde yazdığı senaryoyla kavga ediyor.
Bunu geç fark ettim ben.
Eskiden birinin susmasını bile kişisel algılardım mesela. Aramıyorsa önemsemiyordur sanırdım. Sormuyorsa unutmuştur. İnsan kendi içinde hazırladığı o gizli sözleşmeleri, karşı tarafın da biliyor olduğunu düşünüyor bir süre sonra. Oysa kimsenin haberi yok. Sen maddeleri tek tek yazmışsın, imzayı onların yerine de atmışsın; sonra dönüp o kurallara neden uymadıklarını sorguluyorsun.
Kırgınlık dediğimiz şeyin önemli bir kısmı buradan doğuyor galiba.
Karşındaki insanın yaptığı şeyden çok, senin o şeye yüklediğin anlam yoruyor seni. Çünkü mesele mesajın gelmemesi olmuyor yalnızca. Bir anda eski bir yara açılıyor içeride. “Demek ki yine görülmedim” hissi geliyor mesela. Çocukluktan kalan bir eksiklik kalkıp masaya oturuyor. O an yaşanan şey küçücük; hissettirdiği şey yılların toplamı.
İnsan bunu fark edene kadar çok yoruluyor.
Bir dönem ben de hayatı sürekli çözülmesi gereken bir denklem gibi yaşamıştım. Her şeyi anlamlandırmaya çalışıyordum. Kim neden gitti, neden sustu, neden değişti… Sanki yeterince düşünürsem her şey yerine oturacakmış gibi. Oturmuyor.
Bazı şeylerin cevabı olmuyor çünkü. Bazı insanlar gerçekten yarım bırakıyor. Bazı zamanlar gerçekten denk gelmiyor. Hayatın her şeyi büyük bir hikmete bağlayacak kadar düzenli ilerlediğine inanmak istiyorsun ama bazen olan şey sadece oluyor.
İnsan bunu kabul edince garip bir rahatlık geliyor.
Daha az açıklama arıyorsun. Daha az zorlamaya başlıyorsun. Her şeyi kontrol edebildiğin fikri yavaş yavaş dağılıyor. Zaten en büyük yanılsamalardan biri de buydu galiba: Kontrol ettiğimizi sandığımız şeylerin çoğu hiçbir zaman bizim kontrolümüzde olmadı.
Bir ilişkiyi ayakta tutmaya çalışırken bunu fark etmiştim mesela. Sürekli doğru cümleyi bulursam düzelecek sanıyordum. Biraz daha sabredersem, biraz daha anlarsam, biraz daha iyi davranırsam… İnsan bazen sevmenin, her şeyi kurtarabilecek bir güç olduğuna inanıyor. Sonra bir gün anlıyorsun; sevgi bazen yetmiyor. Çünkü bazı insanlar aynı masaya aynı niyetle oturmuyor.
O günlerden geriye büyük bir öfke kalmadı bende. Daha çok tuhaf bir sakinlik kaldı. Çünkü insan bir yerden sonra şunu görüyor: Yorulduğun şey hayatın kendisi değil. Hayatı sürekli kendi istediğin şekle sokmaya çalışmak.
Belki bu yüzden artık daha az kavga etmek istiyorum.
Daha az ispatlamak.
Daha az açıklamak.
Birinin beni yanlış anlaması eskisi kadar ağır gelmiyor artık. Herkesin zihninde başka bir hikâye var çünkü. Senin ne anlattığından çok, onların ne duymaya hazır olduğu belirliyor birçok şeyi.
İnsan yaş aldıkça büyük mutlulukların peşinden koşmuyor zaten. Daha çok huzurun peşine düşüyor. Sessiz bir akşam, içini yormayan bir sohbet, yanında kendin gibi oturabildiğin birkaç insan… Hayatın gerçek lüksü biraz da bu galiba.
Eskiden eksik olan şeylerin peşinden koşardım. Şimdi içimde huzur bırakan şeylerin yanında kalmaya çalışıyorum.
Çünkü insanın ruhunu en çok yoran şeylerden biri şu: Sürekli başka bir yerde mutlu olacağını sanmak.
Oysa bazen mesele yer değiştirmek olmuyor. İnsan, kendi içinde oturamadığı hiçbir yerde uzun süre kalamıyor.
Galiba büyümek dediğimiz şey de biraz bu.
Kendi zihnindeki mahkemeyi dağıtmak. Her şeyi açıklama zorunluluğundan vazgeçmek. Bazı eksiklerin tamamlanmadan da insanın içinde yaşayabileceğini kabul etmek.
Çünkü hayat kusursuz bir hikâye yazmıyor kimseye.
Yine de insan, bütün bu dağınıklığın içinde kendine küçük bir sakinlik bulabiliyor.
Sanırım mesele mutluluk değil artık. İnsanın, kendi içinde gürültüsüz oturabildiği bir yere ulaşması.
İsmail DEMİRALAY
26 Mayıs 2026/Ankara

Yorum bırakın