Bir şeyi çok istediğim zamanlar oldu. Öyle böyle istemek değil… O şey olursa her şey düzelecek sandığım zamanlar.
Bazen bir makamdı bu.
Bazen bir insan.
Bazen bir şehir.
Bazen de henüz gerçekleşmemiş bir ihtimal.
Hayatın eksik parçası oradaymış gibi bakıyordum ona.
Fakat garip olan şu ki, dönüp baktığımda en mutlu olduğum anların çoğu o şeye sahip olduğum zamanlar değilmiş.
Ona yaklaşırkenmiş.
Hayalini kurarken…
Plan yaparken…
Olursa nasıl olur diye düşünürken…
Sanki mutluluk, varılacak yerde değil de gidilen yolun üzerinde kurulmuş geçici bir çadırmış.
İnsan bunu geç fark ediyor.
Çocukken büyümeyi bekliyor.
Öğrenciyken mezun olmayı.
Bekarken evlenmeyi.
Çalışırken terfi almayı.
Bir evi olmayan ev sahibi olmayı.
Evi olan daha büyüğünü.
Bir türlü içinde bulunduğu zamanı yaşamıyor. Çünkü zihni sürekli bir sonraki durağa bilet kesiyor. 😊
Sonra yıllar geçiyor.
Beklediğin şey geliyor.
Kapı açılıyor.
Makam geliyor.
Ev geliyor.
Para geliyor.
İnsan geliyor.
Bir süre seviniyorsun. Sonra hayat, şaşırtıcı bir sessizlikle normalleşiyor. Bir zamanlar uğruna uykular kaçırdığın şey, birkaç ay sonra sıradan bir eşya gibi durmaya başlıyor hayatının köşesinde.
Çünkü insanın istediği şey çoğu zaman eşya değildir.
Ona yüklediği anlamdır. İşte o anlamlar, elde edildiğinde değil, uzaktan bakıldığında daha parlak görünür.
İşte o an insan kendine şu soruyu soruyor: Ben gerçekten onu mu istiyordum? Yoksa ona sahip olursam mutlu olacağıma dair kurduğum hikâyeyi mi?
Jacques Lacan’ın yıllar önce söylediği şey tam da buydu aslında.
İnsan çoğu zaman nesneyi arzulamaz. Arzusunu arzulamaya başlar. Çünkü arzu canlı kaldığı sürece umut da canlı kalır.
Elde edilen şey sıradanlaşır. Beklenen şey ise büyür.
Bu yüzden bazı insanlar hayallerine kavuşunca beklediği şaşkınlığı yaşamaz, hayallerini kaybedince şaşkına döner.
Çünkü yıllarca peşinden koştukları şeyin aslında mutluluğun kendisi olmadığını, tuhaf bir şekilde mutluluğa dair kurdukları fantezi olduğunu anlarlar.
“Kalk Bir Dopamin Demle” kitabını okurken altını çizdiğim bir cümle vardı.
Modern insan artık mutluluğu yaşamıyor. Mutluluğu bekliyor.
Bir sonraki satın alacağı şeyde…
Bir sonraki ilişkide…
Bir sonraki tatilde…
Bir sonraki başarıda…
Sürekli biraz sonrasında.
Oysa hayatın tuhaf bir huyu var.
Beklediğin yerde durmuyor.
Sen geleceğe hazırlanırken yaşanıyor.
Bu yüzden yaş aldıkça hedefler değişmiyor sadece. Mutluluk anlayışı da değişiyor.
Eskiden büyük şeylerin peşinden koşuyordum.
Şimdi bir dostla yapılan samimi bir sohbetin, bir çocuğun kahkahasının, akşam eve dönerken içimde kavga olmamasının daha kıymetli olduğunu düşünüyorum.
Belki insan olgunlaştıkça arzularını kaybetmiyor. Sadece onların gerçek yerini öğreniyor.
Hayatın anlamı, her istediğini elde etmekte saklı değil. Çünkü her elde edilen şey bir süre sonra sıradanlaşıyor. Asıl mesele, sahip olduklarının içinde kaybolmadan yaşayabilmek. Belki de bu yüzden insanı mutlu eden şeyler başarılar değil; şefkat gösterdiği anlar, bir başkasının yükünü hafiflettiği zamanlar, kendisiyle kavga etmeden geçirdiği günler.
Çünkü günün sonunda geriye kalan şey, ne kadar çok şeye sahip olduğumuz değil; kaç kalbe dokunduğumuz, kaç insanın hayatında küçük de olsa bir iz bıraktığımız.
Galiba insanın gerçek zenginliği de burada başlıyor.
Sahip olduklarında değil.
Anlam verdiklerinde.

Bu yazı; arzu, beklenti ve mutluluk arasındaki o görünmez mesafeyi anlamaya çalışan bir düşünce yolculuğudur. Çünkü insan çoğu zaman elde ettiği şeylerden çok, onlara ulaşmadan önce kurduğu hikâyelerden beslenir. Bazen bir hayalin peşinde geçen yıllar, hayalin gerçekleştiği andan daha güçlü izler bırakır insanda. Bu nedenle yazı, mutluluğun kendisini değil; ona dair kurduğumuz serabı konu edinmektedir.

Yorum bırakın