Bir çocuk; odasına kapanıp saatlerce ekranın karşısında kaldığında, dışarıdan bakınca her şey yolunda görünebilir. Evdedir, göz önündedir, başına kötü bir şey gelmeyeceği düşünülür. Oyun oynuyor, video izliyor, arkadaşlarıyla yazışıyordur. Anne baba kendi telaşına döner. Sofra hızlıca kaldırılır, herkes başka bir ekrana çekilir. Aynı evin içinde yaşayan insanlar, farkına varmadan birbirlerinin hayatından uzaklaşır.
Oysa bazen o kapalı kapının arkasında oyun oynayan bir çocuktan fazlası vardır. Kırılmış, dışlanmış, okulda aşağılanmış, arkadaş grubuna kabul edilmemiş veya evde hiç dinlenmediğini düşünen biri oturuyordur. Ne hissettiğini anlatacak kelimeleri bulamıyordur. Bulsa bile kimin dinleyeceğini bilmiyordur.
Çocukların sessizliği çoğu zaman usluluk sanılıyor. Odasından çıkmayan, soru sormayan, aileyi uğraştırmayan çocuk rahat çocuk kabul ediliyor. Belki de asıl yanılgımız burada başlıyor. Çünkü çocuk bazen sessiz kaldığı için iyi değildir; sesinin bir yere ulaşmayacağını düşündüğü için susuyordur.
Elbette her ekran başında oturan çocuk tehlikede değildir. Her yalnızlık suça, her aile içi iletişimsizlik şiddete dönüşmez. Fakat uzun süre görülmeyen, dinlenmeyen ve kendisini bir yere ait hissedemeyen çocuk, dışarıdan gelecek ilgiye daha açık hâle gelir. Çocuğun hayatında güvenebileceği bir yetişkin yoksa, o boşluğu kimin dolduracağını önceden bilemeyiz.
Bazen bu boşluğu bir oyun topluluğu doldurur. Bazen sosyal medyada tanışılan biri. Bazen de çocuğa para, saygınlık, güç ve korunma vaat eden bir çevre…
Suç örgütleri çocuklara çoğu zaman ilk günden suç teklif etmez. Önce onları dinler gibi yaparlar. Değerli olduklarını söyler, cesaretlerini över, bizdensin duygusu verirler. Çocuğun evde bulamadığı ilgiyi, okulda göremediği kabulü ve sokakta edinemediği güveni sunuyormuş gibi görünürler. Küçük bir iş isterler. Bir mesajı iletmesini, bir paketi taşımasını, bir hesabı kullandırmasını ya da belirli bir yerde gözcülük yapmasını söylerler. Yapılan iş önemsizmiş gibi anlatılır. Karşılığında para, hediye veya çevrede itibar verilir.
Çocuk, örgütün içine çoğu zaman büyük bir karar vererek girmez. Attığı küçük adımların nereye vardığını anlayamadan ilerler. Bir süre sonra geri dönmek zorlaşır. Korku, borç, tehdit ve utanma duygusu devreye girer. Ailesine anlatamaz; polise gitmekten çekinir, okuldan uzaklaşır. Başlangıçta kendisini güçlü hissettiren çevre, giderek onu kullanan bir yapıya dönüşür.
Bu yüzden “Bu çocuk neden böyle oldu?” diye sormak yetmiyor. Biraz daha geriye gitmemiz gerekiyor. Ne zaman yalnız kaldı? Kimin yanında değersiz hissetti? Okulda yaşadığı zorbalığı kime anlatabildi? Eve geldiğinde yüzüne gerçekten bakan oldu mu? Yardım istemek istediğinde karşısında açık bir kapı bulabildi mi?
Okullardaki şiddet meselesine de buradan bakmak gerekir. Bir öğrencinin başka bir çocuğa vurması, tehdit etmesi veya onu sürekli aşağılaması elbette karşılıksız bırakılamaz. Fakat yalnızca ceza verip dosyayı kapattığımızda, davranışın arkasındaki asıl sebebi öğrenemeyiz. Şiddet uygulayan çocuk bazen başka bir yerde şiddetin mağdurudur. Bazen evde gördüğünü okulda tekrarlar. Bazen aşağılanma duygusunu başkasını ezerek bastırmaya çalışır. Bazen de kendisini fark ettirebilmenin başka bir yolunu bilmiyordur.
Burada çocuğun sorumluluğunu yok saymaktan söz etmiyorum. Aksine, gerçek bir sorumluluk duygusunun ancak çocuğu anlayarak kazandırılabileceğini düşünüyorum. Ne yaptığını, kime zarar verdiğini ve bu davranışın sonucunu anlatmak gerekir. Fakat bunu yaparken o çocuğun hayatındaki kırılmayı da görmek zorundayız. Ceza korkusu davranışı bir süre bastırabilir. Çocuğun hayatını değiştirecek olan şey, kendisine yeni bir yol gösterilmesidir.
Çözümü sürekli yasak koymakta aramak da kolaycılık olur. Telefonu almak, interneti kapatmak veya odanın kapısını sökmek çocuğun içindeki boşluğu ortadan kaldırmaz. Hatta bazı durumlarda çocukla yetişkin arasındaki son bağı da koparır. Önce o ekrana neden sığındığını anlamamız gerekiyor. Orada ne buluyor? Kimlerle konuşuyor? Gerçek hayatta bulamadığı hangi duyguyu dijital dünyada arıyor?
Bir çocukla ilgilenmek, yalnızca karnını doyurmak, okul masrafını karşılamak ve notlarını takip etmek değildir. Onun korkularını, utançlarını ve küçük gördüğümüz kırgınlıklarını da ciddiye almaktır. Yetişkin için basit görünen bir dışlanma, çocuk için bütün dünyanın kendisine kapandığı hissini yaratabilir.
Belki işe aile sofrasından başlayabiliriz. Haftada bir akşam telefonların kenara bırakıldığı, kimsenin kimseyi sorguya çekmediği bir masa kurulabilir. “Sınavın nasıl geçti?” sorusunun yanına “Bu hafta seni en çok ne üzdü?” sorusu eklenebilir. Çocuk anlatırken hemen öğüt vermek veya suçlamak yerine bir süre gerçekten dinlenebilir. Bazen çocuğun ihtiyacı hazır bir çözüm değildir. Önce yaşadığı şeyin bir yetişkin tarafından görülmesini ister.
Okullarda her öğrencinin güvenerek başvurabileceği en az bir yetişkin bulunmalıdır. Bu kişi öğretmen, rehberlik uzmanı, okul sosyal hizmet görevlisi veya idareci olabilir. Önemli olan, çocuğun yardım istediğinde ciddiye alınacağını bilmesidir. Zorbalık “çocuklar arasında olur” denilerek geçiştirilmemeli; erken fark edilen her olay, daha ağır bir şiddetin önünü kesmek için fırsat sayılmalıdır.
Mahallelerde çocukların güvenle vakit geçirebileceği alanlara ihtiyacımız var. Spor salonları, sanat atölyeleri, kütüphaneler, meslek kursları ve gençlik merkezleri bu yüzden önemlidir. Çocuğa yalnızca oyalanacağı bir yer sunmazlar. Yeteneklerini fark edebileceği, emek verdiğinde karşılık alabileceği ve sağlıklı ilişkiler kurabileceği bir çevre oluştururlar. Suç örgütünün sunduğu sahte aidiyetin karşısına gerçek bir topluluk ancak böyle çıkarılabilir.
Risk altındaki çocuğun karşısına sürekli polis, disiplin kurulu ve ceza çıkarmak bizi sonuca götürmez. O çocuğun bir öğretmene, bir antrenöre, bir ustaya, bazen de kendisine düzenli olarak zaman ayıracak bir yol göstericiye, rehbere ihtiyacı vardır. Ona geçmişte yaptığı hatalardan daha büyük bir hayatı bulunduğunu göstermek gerekir. Çünkü gelecek hayali elinden alınan çocuk, bugünün küçük kazançlarına daha kolay teslim olur.
Sanırım asıl meselemiz şu: Çocukları korumaya çalışırken onları ne kadar gördüğümüzü unutuyoruz. Nerede olduklarını bilmekle, içlerinden ne geçtiğini bilmek aynı şey değildir. Telefonlarının şifresini öğrenebiliriz; fakat korkularını anlatabilecekleri biri olamıyorsak hâlâ çok uzağız.
Bir çocuğu suçtan koruyan en güçlü şey, üzerinde kesintisiz bir gözetim kurulması değildir. Onu fark eden bir aile, kapısını açık tutan bir okul ve kendisine yer açan bir toplumdur. Çocuğa gerektiği anda “Buradayım, seni dinliyorum ve yalnız değilsin” diyebilecek insanların varlığıdır.
Karanlık odalar kendiliğinden aydınlanmaz. O kapıyı kırarak da aydınlatamayız. Önce kapıyı çalmak, içeridekinin sesini beklemek ve yanına oturmak gerekir. Bazen bir çocuğun hayatını değiştiren şey büyük projeler veya sert cezalar değildir. Vaktinde sorulmuş samimi bir soru, sabırla verilmiş bir cevap ve çekip gitmeyen bir yetişkindir.
Çocukları karanlığın içinden çıkarmak istiyorsak işe onları suç meydana geldikten sonra tanımaktan vazgeçerek başlamalıyız. Onları daha önce görmeliyiz. Sessizleştiklerinde, okuldan uzaklaştıklarında, öfkeleri büyüdüğünde, odalarının kapısı günlerce açılmadığında…
Çünkü hiçbir çocuk, kendisini ilk fark eden kişinin bir suç örgütü olmasını hak etmez.
İsmail DEMİRALAY
13 Ekim 2026/Ankara


Bir Cevap Yazın